Oğlumun sınavlardan bunalıp şöyle bir İstanbul dışına çıksak isteği hiç
beklemediğimiz bir şekilde ve gitmeyi düşünmediğimiz bir yere seyahat imkanı
doğurdu. Demek ki Allah temiz gönlüne göre verdi.
24 Kasım 2011’de Öğretmenler Günü nedeniyle Güngören Belediyesi Ankara,
Bursa ve Edirne’ye bir öğretmen ile birlikte bir yakınının katılacağı gezi
düzenledi. Okula davetiyeler geldi, hem de ismimizi yazarak gönderdiler. Bir
anda işte bu beklediğim diyerek telefona sarıldım. Ancak diğer öğretmen
arkadaşlar kendilerinin aradığını fakat yer kalmadığını söylediler. Ama ben
ümidimi kırmadan aradım. Tatlı dille isteğimi ilettim ve Edirne’ye gitmek
istediğimi söyledim. Önce yedek olarak kayıt ettiler ve 15 dakika sonra
yerimizin 1 ve 2 numara olduğunu söylediler.
Oğlumun isteği yerine geldiği için çok sevindim.
YOLCULUK BAŞLIYOR.
27 Kasım 2011 Pazar günü sabah saatlerinde alaca karanlıkta ve hafif bir
çişe altında arabamızı Güngören Belediyesi yakınına park ettik. Otobüsler
belediye önüne sıralanmışlardı. Bizim otobüs üç numaralı olan otobüstü.
Erkenden yerimizi aldık ve beklemeye başladık. Yavaş yavaş diğer yolcularda
gelmeye başlamıştı. Genel olarak bayanlar çoğunluktaydı. Bayan öğretmenler
yanına ya annelerini ya da çocuklarını alıp geldiler. Ancak bir kurumun
otobüste 11 kişilik yer ayırması beni üzdü. Neden öğretmenlere böyle bir hak
verildi mi birileri hep araya girer anlayamadım.
Saat 7.00’da Otobüsümüz Güngören Belediyesi önünden harekete geçti. Mahmutbey gişeleri yönünde ilerledik ve gişeleri
geçtik. Çoğunluk bayanlarda ve çocuklarda olduğu için ve sabahın erken saati
olması dolayısıyla herkes uykuya geçmişti. Bense yeni yerler görme
heyecanındayım.
Saat 7.30 civarında Esenyurt ayrımına geldi. Buraya kadar olan yolu zaten
biliyordum. Evden çıkarken her sabah olduğu gibi tansiyon hapımı aldım ve hap
yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı.
Saat 8.00’da artık zorlanmaya başlamıştım. Alnımdan terler hızla
yuvarlanıyordu. Yolculuk zehir olmaya başlamıştı. Şoförden rica ettim. Bir mola
yerinde durdu ve lavabo’ya gittim. Elimi yüzümü yıkadım ve otobüse koştum.
Saat 8.30’da bir mola yerinde 10 dakika mola verdik. Ancak yolcuların
çoğunun haberi bile olmadı. Çünkü uyku muavine galip gelmişti.
Düz bir ova içerisinde ilerliyoruz. Burası Konya çevresine çok benziyor.
Her tarafta buğday tarlaları var. Ben daha çok ağaç bekliyordum. Hayal
kırıklığına uğradım. Önümüzdeki otobüsü hep izliyoruz. Şoför gözden
kaybetmeyelim, kayboluruz diye korkuyor. Otobüste disko şarkıları çalıyor.
Resmen bu havaya kafa sallanır diyorum, gülüyoruz. Yol güzel ve bol bol
viyadükler üzerinden geçiyoruz. Hepsine bir ad verilmiş, gelenlikle tarihi bir
kişinin adı var. Benim en çok dikkatimi çeken Halil Rıfat Paşa idi. Onu görünce
küçükken Karayolları binası duvarına büyük bir yazı ile: “Gitmediğin yer senin
değildir” sözü aklıma geldi. Demek ki artık Edirne’de benim olacaktı.
Yol boyunca çeşitli ilçeler ve illere ayrılan yolları gösteren tabelaları
gördük. Önce Kumburgaz sonra Selimpaşa geldi. Silivri ayrımını hızla geçtik ve
ufukta Çorlu gözüktü. Tekirdağ sınırlarını ihlal ettik ve ilerledik.
Lüleburgaz’a bir selam gönderdik. Kırklareli toprakları meskenimiz oldu.
Havsa’yı görünce nedense aklıma anneannem Hafize geldi. Artık Edirne’ye, serhat
şehrimize iyice yaklaşmıştık. Manzara hiç değişmiyor, hep ova ve göz
alabildiğine buğday tarlaları uzanıyor.
EDİRNE'YE HOŞ GELDİK
Edirne merkezine değil de doğu tarafına yani otogarına doğru ilerliyoruz.
Ancak otogara girmeden başka bir noktadan şehre giriyoruz. Bizi rehberimiz
karşılıyor. Mavi gözlü benim boylarda genç bir arkadaş otobüse geliyor ve ben
Polat diyor. Nedense daha önce tanışıyor gibiyiz. Birbirimize gülümsüyoruz.
Öğretmenim hoş geldin diyor. Artık otobüsümüze bütün yönlendirmeleri o yapacak
ve ilk olarak Karaağaç bölgesine gidiyoruz. Rehberimiz bize Karaağaç bölgesini
anlatıyor. İşte rehberin diliyle:
KARAAĞAÇ
Meriç nehrinin öte
yanında kalan Karaağaç bölgesi herkesin bildiği gibi bize Yunanistan tarafından
savaş tazminatı olarak verilmiştir.
4 km
Karaağaç yolculuğu ise kısa
yolculuktan ziyade bir zaman yolculuğudur. Edirne çıkışından hemen sonra Tunca
köprüsüne giriş ile başlar. Arnavut kaldırımlı 400 yıllık bir köprü; Tunca
Köprüsü, biraz duraklatır. Sebebi ise Tunca’nın huzur dolu seyri doyumsuz akıp
gidişidir. Köprünün bitişi ile başka bir durak, bülbüllerin, kanaryaların hatta
papağanların yuvası, "Bülbül adasına" varılır.
Eğlence mekanlarının gürültüsünden
arındığı bir anda özellikle sabahları ötüşlerine kulak kesilebilir. Bülbül
adasının sınırı ise Meriç nehridir. Meriç Köprüsü üzerindeki müstesna
"seyir köşkü" ile Meriç Nehrini ve de özellikle sabahları ve
akşamları güneşin doğuşu ve batışını seyretmek Edirne’de yaşanması gereken
anların başında gelir.
Meriç Köprüsünü geçiş ile Türklerin "suyun öte yanında"
kalan tek toprak parçası Karaağaç başlar. Köprü sonrası sağa dönüş ile birlikte
alabildiğine düz ağaçların arasından sıyrılan güneş ışığı kırıntıları ile
aydınlanan 2 kilometreyi bulan bir yola girilir. Bu zaman tünelinin hemen
başında sağ tarafta Meriç Nehri kıyısındaki çay bahçeleri ve restoranlar yer
alır.
Arkasından Edirnelilerin mesire yeri yüksek söğüt ağaçlarını
oluşturduğu "Söğütlük" gelir. Söğütlük’ün hemen bitişinde biri ressam
Hasan Rıza Bey olmak üzere 10 yiğidin yattığı "Jandarma Şehitliği"
vardır. Yol boyunca sağlı sollu, Karaağaç’ta bahçelerinde yetiştirilmiş sebze
ve meyveleri satmaya çalışan insanlara rastlanılabilir.
Anlatılanları
bir bir yaşayarak bölgeyi gezdik. Köprüler geçmiş zamanı günümüze bağlar
gibiydiler. Yine üç nehrin yani Arda, Meriç ve Tunca’nın aynı noktada
birleşmesi ilginçti.
KONAKTA KAHVALTI
Otobüsümüz
kahvaltımızı yapmak üzere Karaağaç’taki tarihi Dr. Bahattin Öğütmen Konağı
önünde durdu. Geniş bir bahçe içerisinde ahşap konak çok güzel görünüyordu.
Bütün yolcular bahçede toplandık ve sıra ile içeri girdik Ben üst kata balkonun
yanındaki bölüme gittim. Masalara kahvaltılıklar konulmuştu. Çayın biraz geç
kalması dışında güzel bir kahvaltı ettik. Daha sonra ikinci kat balkonuna
çıktım. Manzara süperdi. Kendimi bir yüzyıl öncesinde hayal ettim. Bu kadar
yüksek binada yaşarken herhalde kışları çok üşürüm diye düşündüm ve balkonda üşüdüğümüzün farkına vardım ve aşağı indim. Yine otobüsümüz Meriç ve Tunca
köprülerinden geçerek Edirne’ye geri geldik.
Yolumuzun
üzerinde bir bahçesi bakımlı ve yeni restore edilmiş bir camiye uğradık bu cami
Darü’l-Hadis cami idi. Yine rehberimiz diliyle
DARÜ’L-HADİS CAMİİ
2.Murat’ın Tunca Nehri kıyısında, Germe Kapı Caddesinde 1435 tarihinde
yaptırdığı Darülhadis Cami’nin ilk başta sadece Medrese mi, yoksa camili bir
medrese mi olarak yaptırıldığı tartışma konusudur. (94) Başta Enisü’l Müsamirin
olmak üzere bazı kaynaklar müstakil medrese olarak inşa edildi deseler de cümle
kapısı üzerindeki yazılar caminin de, ilk inşaattan bu yana var olduğunu
göstermektedir.
Caminin adından da anlaşılacağı üzere, yapılış amaçlarından biri de, bir
Hadis Okulu kurmaktı. Rivayet edildiğine göre, Edirne Kalesinin Kerme Kapı
Caddesi denilen tenha ve terkedilmiş bir bölgesine, bir kış sabahı daha gün
doğmadan önce inşaat ustaları toplanmaya başlamış. Bu durumu gören halk da
merakla olacakları seyretmeye koyulmuştu. Az sonra Sultan 2.Murat’ta buraya
teşrif etmesin mi ? Kurbanlar kesilmiş, dualar okunmuş, çevredeki herkese
ihsanlar dağıtılmış ve bizzat padişah tarafından bu ücra mekâna bir temel taşı
konulmuş.
Sonrasında büyük bir hızla inşaat başlamıştı. Merakla oraya toplanan
Edirneliler olayın detaylarını sonradan öğrenmişler. Meğer gece Sultan Murad
rüyasında Peygamber Efendimizi (SAV) görmüş. Hz.Peygamber kendisinden, bu
mekânda bir Darülhadis inşa etmesini istemiş. Hz. Muhammed (SAV) ve ona ait her
şeye düşkün her Osmanlı gibi Sultan Murad’ta bu emri hiç geciktirmeden yerine
getirmek için hemen rüyayı gördüğü uykudan uyanır uyanmaz inşaat hazırlıklarına
başlanmasını emretmiş ve buraya ilk temel taşını da kendi elleri ile koymuş.
Darülhadis Cami haziresinde birçok önemli kişinin yattığı bilinse de
zaman içerisinde birçoğunun yeri kaybolmuştur. Cami arka bahçesinde biri açık
diğeri kapalı iki adet şehzadeler türbesi vardır.
Bize anlatılan bu bakımlı camiyi gezdik. Arkasındaki türbelerdeki
şehzadelere bir dua okuduk. Tam öğle vakti olduğu için abdest alıp öğle
namazını eda ettik.
Buradan ayrılarak Edirne’nin bir başka köşesinde bulunan II. Bayezit
Külliyesine gittik. Büyük ve yüksek taş binaların çevrelediği külliye
içerisinde bir tıp müzesi oluşturduklarını gördük. Rehberimiz Polat külliye
hakkında şu bilgiyi verdi.
SULTAN II.BAYEZİD KÜLLİYESİ
Sultan II.Bayezid Külliyesi, Fatih Sultan Mehmet'in oğlu ve
8. Osmanlı Padişahı Sultan II.Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Sultan II.
Bayezid'in Akkirman seferine çıkarken 1484 yılında temelini attığı, yapılar
topluluğu 4 yıl kadar kısa bir süre içinde bitirilerek hizmete açılmıştır.
Bugün kesin tarihi belgelerle güçlendirilmese de külliyenin, mimar Hayrettin
tarafından yapıldığına dair yaygın bir görüş vardır. Bazı araştırmacılar ise
külliye mimarının Yakup Şah Bin Sultan Şah olduğunu ileri sürmektedirler.
Gerek ilgili vakfiyelerden elde edilen bilgiler, gerekse
tarihçilerin ortak görüşü olarak külliye;
1)
Cami
2)
Medrese-i Etibba
3)
Dârüşşifa,
4)
Tâbhane,
5) İmaret,
6) Çifte hamam,
7) Değirmen,
8) Köprü,
9) Su dolapları (değirmeni döndüren, hamam, bahçe v.s. için
gerekli suyu Tunca Nehri'nden çeken dolaplar.) kısımlarından oluşmaktadır.
Külliye'nin cami hariç bölümleri Trakya Üniversitesi ile
Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yapılan bir protokol sonucu Trakya
Üniversitesine devredilmiştir. Trakya Üniversitesinin yoğun restorasyon
çalışmaları sonucu Külliye'nin Darüşşifa ve Medrese bölümleri hizmete
açılmıştır.
Darüşşifa, günümüzde
Edirne Sağlık Müzesi'ne dönüştürülmüş ve ziyarete açılmıştır. Yapılan başvuru
ile Edirne Sağlık Müzesi 2004 yılında Avrupa Müze Ödülü'nü almıştır.
Medrese ise Trakya Üniversitesi tarafından halka hizmet veren
bir sağlık birimi olarak kullanılmaktadır.
Bu tıp alanındaki müzeyi
gezdik. Pek çok kuruluş ve kişinin bu müzeye emek verdiğini söylediler.
Osmanlı’da doktorluk ve hastaları tedavi hakkında bilgi sahibi olduk. Özellikle
ruh sağlığı için müzik tedavisi ilginçti. Daha sonra şehrin merkezine yani
Selimiye Camisinin olduğu yere otobüsle geldik.
TÜRK-İSLAM TARİHİNİN EN İHTİŞAMLI YAPISI: SELİMİYE CAMİİ
Beş asıra yaklaşan
geçmişiyle zamana meydan okuyan, dimdik ayakta duran heybetiyle insanı kendine
hayran bırakan, teknik özelliklerindeki üstünlük ve ayrıcalıklarla Osmanlı mimarisini
göklere çıkaran, şehir siluetindeki hakimiyetini açıkça belli eden ihtişamıyla
herkesi büyüleyen Selimiye, Osmanlı Saltanatı'nın Edirne'ye en büyük armağanı
olarak kubbesinden minarelerine, süslemelerinden akustiğine kadar eşsiz bir
değer...
Mimar Sinan‘ın 80 yaşında yarattığı ve
“ustalık eserim“ diye nitelediği yapıt olan Selimiye Camii, Osmanlı-Türk
mimarlık tarihinin olduğu kadar, dünya mimarlık tarihinin de baş yapıtları
arasında gösterilmektedir.
Mimar Sinan’ın, Sultan
II. Selim’in buyruğu ile Edirne’de inşa ettiği Selimiye Camii, yapı biçimi
açısından Edirne Üç Şerefeli Camiye oldukça benzer. Sinan'ın Selimiye'den önce
yaptığı her yapıda, Selimiye'den bir parça bulmak mümkündür. Dönemin padişahı II.
Selim tarafından Edirne'de inşa ettirilen bu "anıtsal yapı",
1568-1575 yılları arasında yapılmıştır. 7 Aralık 1574 ‘de Sultan
II. Selim vefat ettiği tarihten sonra, 982 hicri senesinin son ayının
(Zilhicce) ilk günü (14 Mart 1575) ibadete açılmıştır. e yazık ki, inşa fermanını yazan II.
Selim ömrü vefa etmediği için Camii’nin açılışını görememiştir.
Selimiye Caminin muazzam
kubbesinin ağırlığı sekiz sütun ve bunların arkasındaki dayanma kemerleriyle
karşılanmaktadır. Bir bütün halinde toplanmış olan iç mekân dünya mimarisinde
eşi olmayan bir etki ve mana kazanmıştır.
Selimiye’de mimari gibi
diğer Osmanlı sanatları da gelişmenin en yüksek noktalarına varmıştır.
Mermerden yapılmış minber, işçiliğindeki incelik, yükseklik, büyüklük ve
güzellik bakımından bu grubun diğer şaheserlerini gölgede bırakır. Mihrap
tarafında duvarlar, minberin arkası ve külahı ile camideki bütün alt kat
pencerelerin alınlıkları parlak, cazip bir çini dekor ile kaplanmıştır. Mihrap
duvarındaki büyük çini panoların renk ve kompozisyonlar, bunlara Osmanlı ve
dünya çiniciliğinin şaheserleri arasında özel bir yer vermektedir. Bu çinilerin
üst kısmında lâcivert zemin üzerine iri beyaz harflerle sureler yazılıdır.
Mihrap kısmının sol
tarafında Hünkâr mahfili göz alıcı zengin çinilerle hemen dikkati çeker. Burada
sonradan kesilip yerlerine konmuş gibi görünen meyve vermiş iki elma ağacı
bütün Osmanlı çinilerinde tek orijinal dekor olarak karşımıza çıkmaktadır. Elma
fidanının kökü karanfil, lâle ve sümbüllerle zenginleştirilmiştir. Bahar açmış
erik fidanı da birkaç defa tekrarlanarak Hünkâr mahfilinde taze bir bahar
havası estirilmiştir. Hünkâr mahfilinin bütün duvarlarını yarıya kadar kaplayan
bu çiniler kalite itibariyle mihrap kısmı çinilerinden yüksek fakat kompozisyon
ve âbidevi büyüklük bakımından onlardan daha sade ve mütevazıdır.
Bu kısa anlatımdan sonra Selimiye Camisinden
etkilenmemek mümkün değil, anlatmakta kolay değil, sadece görmek ve gezmek
gerekir. Allah nasip etti ve bu muhteşem camide ikindi namazını eda ettik.
Camiden gözlerimizi alamadık. Bu nedenle fazla uzaklaşmadan yakındaki bir
lokantaya gittik Edirne’nin ciğeri güzel dediler.
EDİRNE
CİĞERİ
Yöreler kendilerine has yemeklerle anılır.
Akçaabat köfte, Konya etli ekmek, Gaziantep kebabı gibi. Edirne’de ciğeri ile
meşhurmuş. Yerinde tespit ettik ve onayladık.
Edirne Tava Ciğeri, Edirne yöresinde
yetiştirilmiş “dana” cinsi büyükbaş hayvanlardan elde edilen karaciğer, yine
yöreye ait buğday unu ile ayçiçeği yağı kullanılarak üretilen, malzeme seçimi,
hazırlanış, pişiriliş ve servisi ustalık gerektiren yöresel bir yemek olup,
servisinde ise yine Edirne mahsulü, doğal yoldan özel kurutulmuş kızartılmış
kırmızı biber kullanılmaktadır.
Yaprak şeklinde yapılan
ve una bulanarak yağda pişirilen ciğer soframıza geldi. Tadı nefisti. Çok
değişik bir lezzet bırakıyor insanın damağında tabiî ki yanında biber yoğurt ve
acı vardı. Biz ciğeri çok sevdik. Her halde bu ciğer yüzünden bir kez daha
Edirne’nin yolunu tutabilirim.
Edirne’yi umduğumdan daha
küçük buldum. Çarşısı fazla kalabalık değil. Tekrar Selimiye Camisine döndük bu
arada bir diğer rehber yakındaki Eski Camiye gitme önerisinde bulundu.
ESKİ
CAMİ
Edirne'de Osmanlılar'dan günümüze
ulaşmış en eski anıtsal yapıdır. 15. yüzyılda yapılmış cüsseli camilerin en
önemlisidir. Edirne'de zamanımıza ulaşmış ilk orjinal abidevi yapı olarak da
bilinir. Bu aynı zamanda Devletin büyümesinin de simgesidir. 1403'te Sultan
I.Süleyman tarafından yapımına başlanmış, Çelebi Sultan Mehmet zamanında
1414'te bitirilmiştir. Mimarı Konyalı Hacı Alaaddin, kalfası Ömer İbn
İbrahim'dir.
5 kemerli son cemaat yeri ve biri tek öbürü iki şerefeli, iki minaresi
vardır. Cami, 1748'de yangından, 1752'de depremden zarar görmüştür. 1754'te
Sultan I.Mahmut Döneminde, 1924 ve 1934'te onarılmıştır.
II.
Murat döneminde Edirne'ye gelen ve Camiye girerek vaaz verdiği Söylenen Hacı
Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz Kürsüsü imamlarca
kullanılmaz.
Ayrıca Kabe'den
getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kabe Taşı, özel bir ziyaret
noktasıdır. Bu taşın önünde iki rekât namaz kılanların duaları kabul edilir
şeklinde bir inanç yaygındır. Eski Cami Edirne'de duaların kabul edildiği dört
yerden biri olarak bilinir.
Osmanlı
Padişahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa'ya bu camide "Kılıç Kuşanma"
törenleri yapılmıştır.
Camiyi gezerken
Osmanlı’nın Trakya’ya yaptığı Camilerden maalesef Anadolu’da pek az olduğunu
düşündüm. Anadolu’yu Selçuklu Camileri süslemektedir. Cami çıkışı artık hava
kararmıştı. Selimiye Camisinin ışıkları bir başka görünüyordu.
Aracımıza doğru hareket
ettik. Artık geri dönüş zamanıydı. Otobüste herkes yerini aldı. Mutlu bir gezi
sona ermek üzere geri dönüşe geçtik. İki saat 45 dakika sonra yine İstanbul’un ortasında kendimizi bulduk.