24 Mart 2014 Pazartesi

ALEV KAYASINDA ALEVLİ GECE


Kıbrıs Beşparmak Dağları’nda bulunan Alev Kayası bir piknik alanıdır.
2007 yılının kış sonları bahar  başlarıydı. Artık Kıbrıs’ta öğretmenliğimin sonları yaklaşıyordu. Kıbrıs’ta resmi görevimin dışında yaptığım iş Kıbrıs'ı dere tepe dolaşıyordum. En çokta mangal yakıp yenen, içilen yerleri seviyordum. İçki deyince tabii ki meyve suları ve ayran. Diğerlerini yüksek tansiyon hastası içemez ki.
Yine bir okul dönüşü evde sıkılmak yerine gezelim dedik ve komşumuz Ramazan Hoca da bize ayak uydurarak Alev Kayası’na tırmanmaya başladık. Ora senin bura benim derken Alev kayasına çıktık.
Alev kayası, Beşparmak Dağları’ndadır.  Ortasında Piknik alanı vardır.  Yine burada Kuzey Kıbrıs Bitki Müzesi bulunmakta ve Sourp Magar Ermeni Kilisesi’ne kısa yürüyüş mesafesi uzaklığındadır.
            Alev kayası ve çevresi Kıbrıs'ın bazı vahşi çiçek ve kelebeklerine ev sahipliği yapıp, endemik türleri barındırmaktadır. Dünyanın dört bir yanından gelen doğa ve yürüyüş sevenlerin kullandığı bazı yürüyüş ve doğa yollarının merkezindedir.

            Piknik Alanında birkaç tur attıktan sonra aşağıda bulunan bir Ermeni Kilisesi’ne yürüyerek indik. Orada oturduk. Akşam güneşi batarken yeşillikler içerisinde romantik bir havada kahvelerimizi yudumladık.

            Akşam olmak üzereydi. Yokuşu döne döne çıktık. Artık iyice dağa karanlık inmişti. Yol kenarında bir karı koca küçük bir ateş yakmış ısınıyorlardı. Çünkü dağa Akşam soğuğu da beraber getirmişti. Ateşe daha fazla odun attık, alevler iyice yükselmişti. İyice kararan havada alevler dans ediyordu. Alevlerin etrafını çevreleyerek oturduk. Bir tatlı muhabbete koyulduk. Zaman hızla akıyordu. Gece ilerlemeye başlamıştı. Uyku saatimiz yaklaştığından üzerimize tatlı yorgunluk bir mahmurluk çökmüştü. Eve doğru yola çıkma zamanımız gelmişti.
            Alev Kayası’nda alev karşısında mutlu bir gece geçirmiştik.




22 Mart 2014 Cumartesi

YILLAR SONRA BİR ARADA


Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Otomotiv Ana Bilim Dalı 1986 mezunları 25 yıl sonra buluştular.
İçlerinde Nasrettin Hoca Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi Müdür Yardımcısı, gazetemiz yazarı Mehmet KOÇ ve İsmet İnönü Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi Öğretmeni Mehmet KARADERE’nin de bulunduğu Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi Otomotiv Ana Bilim Dalı 1986 yılı mezunları Ankara’da ilgili bölümün binasında bir araya geldiler.
 Geçtiğimiz Cumartesi günü saat 14.00’da ilgili bölüme gelmeye başlayan 86 mezunlarını okulun öğretim üyelerinden Prof. Dr. Selim Çetinkaya ile Prof.Dr. Hüseyin Serdar Yücesu karşıladı.  Çoğunluğunu Türkiye’nin pek çok ilinde görev yapan öğretmenler ve Türkiye sanayisinin tepe noktasını işgal eden yöneticilerden oluşan 1986 mezunları 25 yıl ayrı kalmanın özlemini giderdiler.
Saatlerce süren sohbet sonrası Öğretim görevlisi Prof. Dr. Selim Çetinkaya’nın bir karşılama konuşmasından sonra okulun motor atölyesi gezildi. Okul bahçesinde yapılan gezi sonrası akşam yemeğine geçildi.
Hep beraber yenilen akşam yemeği esnasında öğrencilik günleri yad edildi.

21 Mart 2014 Cuma

BİR SEN EKSİKTİN YALOVA

Sabahleyin uyandığımda göz ucuyla dışarıya baktım, hafif bir yağmur yağıyordu. Eyvah dedim içimden Yalova seyahati iptal olacak. Sonra düşündüm ve umudunu kayıp etme dedim. Daha saat 11’e çok var dedim ve yorganı başıma çektim.
Gezi için her zaman bir bahane bulunur.  Bugünkü bahanemiz Yalova’da bulunan bir termal tesisi gezmek hem de bu gezi tamamen bedava..
14 Mart saat on bire çeyrek kala artık hazırız, son zamanlarda bizde moda oğlumla birlikte seyahat etme. Yine beraberiz. Annesi bizi 212 alışveriş merkezi önüne bıraktı. Gökyüzünde yoğun bir şekilde kara bulutlar var.  Hava soğuk kalın giysilerimizi aldık. Üç minibüs bizi bekliyor. Aileler yavaş yavaş geliyor. Ve saat 11.15’de hareket ediyoruz. Arabada bizimle birlikte yedi aile var. Yanlarına küçük çocuklarını aldılar. Hareket eder etmez ağlamaya başladılar. Ne insanlar var diye hayret ettim.  Tem yolundan Kadıköy istikametine doğru hareket ettik. Arabanın radyosu hızlı Ankara havaları çalan Seymen radyosuna ayarlı olduğu için bol oyun havaları içerisinde yolculuğumuz devam etti. Ancak genç sürücümüz araba hareket eder etmez telefonla konuşmaya başladı. Araplar gibi gırtlaktan kelimeleri söylemesi ve elini bırakıp hızla giden aracı dizi ile kontrol etmesi sinir katsayımı yükseltti. Ama sesimi çıkartmadım. Çevreyi seyretmeye ve yolları öğrenmeye çalışıyordum.
İstanbul’a yenibahar gelmişti. Sitelerin, apartmanların ve yolların araları yeşilleniyor. Ama evler doğayı neredeyse tamamen istila edecek.  Yine otoyollar otların, çiçeklerin büyümesine engel oluyor. Yollar üzerindeki viyadükler yüksekten manzaraya bakmayı sağlıyor.  Karşımıza bir anda Fatih Sultan Mehmet Köprüsü geldi.  Köprüden yalıların görünüşü muhteşem. Boğazda gemiler nazlı birer kuğular gibi dolaşıyorlar. Köprünün hemen karşısında “Asya kıtasına hoş geldiniz”  levhası bizi karşılıyor.
Yollar gitmekle bitiyor. Biz Kocaeli’ne doğru hızla gidiyoruz. Manzara hep aynı evler, apartmanlar ve alışveriş merkezleri.  Ara sıra yeşillikle parklarla karşılaşıyoruz. Ve sonunda Eski hisar sahiline geldik.  Aracımızı feribotla karşı sahile geçireceğiz. Belki de gezimizin en güzel yanı burası olacak. 60 tl’yi sürücü ödedi. Hemen feribota yaklaştık ve araç feribotta yerini aldı. Yıllarca Kıbrıs’a arabamla giderken çektiğim eziyet aklıma gelince içimden aferin dedim, bu iş demek ki istense bu kadar basit olabiliyor.
Deniz yolculuğumuz  yoğun  kara bulutlu bir havada başlıyor.  Hafif bir rüzgar içimizi ferahlatıyor. Oğlumla yukarıdaki kantinden bir şeyler atıştırıyoruz. Benim en çok sevdiğim denize bakarak çay içmek için bir çay alıyorum ve denizi seyrediyorum.  6 yıl önce Kıbrıs’a giderken Kıbrıs’ın ilk önce Beşparmak Dağlarını görürdüm. Burada sanki o anı yaşıyordum. Ancak Yalova tarafındaki  dağlar Beşparmak Dağları kadar yüksek değil. Olsun maziyi yaşamak beni mutlu etti. Denizde hızla ilerliyoruz. Birden rüzgar arttı. Fırtına çıktı. Oğlum uçma denemeleri yapmaya başladı. İnce ince bir dolu yağıyordu dolu dolu. Artık içeri kaçma zamanı gelmişti. Zaten Topçular’a iyice yaklaşmıştık. Bizde minibüsümüze gittik.
Topçulardan sahile  çıktık ve hızla Yalova’ya doğru hareket ettik.  Yalova düz deniz kenarı olan tipik bir Anadolu şehri.  Yoğun bir yağmur var. Bulutlar yere çok yakın. Ağaçlar yapraklarını ve çiçeklerini yeni yeni açıyor. Yollar yağmur nedeniyle çamurlaşmış vaziyette. Yalova içerisinde Çınarcığa doğru hareket ediyoruz. Oradan Termal yazan kısma döndük. Etraf yemyeşil. Ama tadını çıkaramıyorum. Şoförümüz  durmadan cep telefonu ile konuşuyor. Bende hemen yanında oturduğum için her an direksiyona müdahale edebilecek şekilde duruyordum.  Bu cep telefonu kullanma olayı toplumumuzda bir hastalık haline geldi. Bunu tedavi etmek gerekir.
Termal bir köy gibi etraf yeşil. Çamurlu yoldan gittik ve bir tesise geldik. Bir dağ başı henüz ortada bir şey yok. Üniversite öğrencileri,  Cumartesi, Pazar günü harçlıklarını çıkarmak için burada toplanmışlar ve pazarlama yapmaya çalışıyorlar. Yemek yedik ve bizimle pazarlığa oturdular. Fakat çok uçuk fiyatları bize çekici gelmedi. Kendimizi ellerinden zor kurtardık. Arabaya koşa koşa geldik. Yine aynı araca ve aynı yere oturduk.
Yağmur altında yola koyulduk. Yalova’yı seyir ederek hızla gidiyoruz. Yalova nüfusu 98400 olan ve denizden yüksekliği 5 olan bir şehir. Belediye Başkanının deyişi ile “İşimiz Gücümüz Yalova” slogan haline gelmiş burada. Sis iyice çökmüş ve yağmur artmış vaziyette, yağmurun artmasına nispet yaparcasına sürücümüz hızını daha da arttırdı. Hatta durmadan yolda kayar gibi devamlı şerit değiştiriyor. Neyse ki Topçular limanına geldik ve hızla gemiye hareket ettik. Gemiye binince hemen arabadan indik. Yağmur yağıyordu. Geminin üst katına çıktık ve yine bir şeyler atıştırdık. Denizi seyrettik. Karaya yaklaşınca minibüsümüze bindik ve  sahile çıkınca hızla yola koyulduk. Hava iyice kararmıştı. Hem akşam olmakta hem de yoğun kara bulutlar gündüzü bir anda geceye çevirmişti.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü geceleyin çok güzel görünüyordu. Köprü ışıkları romantik bir hava yaratmıştı. Ama hızla geçtik. Artık yağmura silecekler yetişmiyordu. Şoförümüz randevusuna geç kalmış gelin gibi hızla ilerliyordu.


GÜNÜ BİRLİK EDİRNE GEZİSİ


Oğlumun sınavlardan bunalıp şöyle bir İstanbul dışına çıksak isteği hiç beklemediğimiz bir şekilde ve gitmeyi düşünmediğimiz bir yere seyahat imkanı doğurdu. Demek ki Allah temiz gönlüne göre verdi.
24 Kasım 2011’de Öğretmenler Günü nedeniyle Güngören Belediyesi Ankara, Bursa ve Edirne’ye bir öğretmen ile birlikte bir yakınının katılacağı gezi düzenledi. Okula davetiyeler geldi, hem de ismimizi yazarak gönderdiler. Bir anda işte bu beklediğim diyerek telefona sarıldım. Ancak diğer öğretmen arkadaşlar kendilerinin aradığını fakat yer kalmadığını söylediler. Ama ben ümidimi kırmadan aradım. Tatlı dille isteğimi ilettim ve Edirne’ye gitmek istediğimi söyledim. Önce yedek olarak kayıt ettiler ve 15 dakika sonra yerimizin 1 ve 2 numara olduğunu söylediler.
Oğlumun isteği yerine geldiği için çok sevindim.
YOLCULUK BAŞLIYOR.
27 Kasım 2011 Pazar günü sabah saatlerinde alaca karanlıkta ve hafif bir çişe altında arabamızı Güngören Belediyesi yakınına park ettik. Otobüsler belediye önüne sıralanmışlardı. Bizim otobüs üç numaralı olan otobüstü. Erkenden yerimizi aldık ve beklemeye başladık. Yavaş yavaş diğer yolcularda gelmeye başlamıştı. Genel olarak bayanlar çoğunluktaydı. Bayan öğretmenler yanına ya annelerini ya da çocuklarını alıp geldiler. Ancak bir kurumun otobüste 11 kişilik yer ayırması beni üzdü. Neden öğretmenlere böyle bir hak verildi mi birileri hep araya girer anlayamadım.
Saat 7.00’da Otobüsümüz Güngören Belediyesi önünden harekete geçti.  Mahmutbey gişeleri yönünde ilerledik ve gişeleri geçtik. Çoğunluk bayanlarda ve çocuklarda olduğu için ve sabahın erken saati olması dolayısıyla herkes uykuya geçmişti. Bense yeni yerler görme heyecanındayım.
Saat 7.30 civarında Esenyurt ayrımına geldi. Buraya kadar olan yolu zaten biliyordum. Evden çıkarken her sabah olduğu gibi tansiyon hapımı aldım ve hap yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı.
Saat 8.00’da artık zorlanmaya başlamıştım. Alnımdan terler hızla yuvarlanıyordu. Yolculuk zehir olmaya başlamıştı. Şoförden rica ettim. Bir mola yerinde durdu ve lavabo’ya gittim. Elimi yüzümü yıkadım ve otobüse koştum.
Saat 8.30’da bir mola yerinde 10 dakika mola verdik. Ancak yolcuların çoğunun haberi bile olmadı. Çünkü uyku muavine galip gelmişti.
Düz bir ova içerisinde ilerliyoruz. Burası Konya çevresine çok benziyor. Her tarafta buğday tarlaları var. Ben daha çok ağaç bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Önümüzdeki otobüsü hep izliyoruz. Şoför gözden kaybetmeyelim, kayboluruz diye korkuyor. Otobüste disko şarkıları çalıyor. Resmen bu havaya kafa sallanır diyorum, gülüyoruz. Yol güzel ve bol bol viyadükler üzerinden geçiyoruz. Hepsine bir ad verilmiş, gelenlikle tarihi bir kişinin adı var. Benim en çok dikkatimi çeken Halil Rıfat Paşa idi. Onu görünce küçükken Karayolları binası duvarına büyük bir yazı ile: “Gitmediğin yer senin değildir” sözü aklıma geldi. Demek ki artık Edirne’de benim olacaktı.
Yol boyunca çeşitli ilçeler ve illere ayrılan yolları gösteren tabelaları gördük. Önce Kumburgaz sonra Selimpaşa geldi. Silivri ayrımını hızla geçtik ve ufukta Çorlu gözüktü. Tekirdağ sınırlarını ihlal ettik ve ilerledik. Lüleburgaz’a bir selam gönderdik. Kırklareli toprakları meskenimiz oldu. Havsa’yı görünce nedense aklıma anneannem Hafize geldi. Artık Edirne’ye, serhat şehrimize iyice yaklaşmıştık. Manzara hiç değişmiyor, hep ova ve göz alabildiğine buğday tarlaları uzanıyor.
EDİRNE'YE HOŞ GELDİK
Edirne merkezine değil de doğu tarafına yani otogarına doğru ilerliyoruz. Ancak otogara girmeden başka bir noktadan şehre giriyoruz. Bizi rehberimiz karşılıyor. Mavi gözlü benim boylarda genç bir arkadaş otobüse geliyor ve ben Polat diyor. Nedense daha önce tanışıyor gibiyiz. Birbirimize gülümsüyoruz. Öğretmenim hoş geldin diyor. Artık otobüsümüze bütün yönlendirmeleri o yapacak ve ilk olarak Karaağaç bölgesine gidiyoruz. Rehberimiz bize Karaağaç bölgesini anlatıyor. İşte rehberin diliyle:
KARAAĞAÇ
Meriç nehrinin öte yanında kalan Karaağaç bölgesi herkesin bildiği gibi bize Yunanistan tarafından savaş tazminatı olarak verilmiştir.
4 km
 Karaağaç yolculuğu ise kısa yolculuktan ziyade bir zaman yolculuğudur. Edirne çıkışından hemen sonra Tunca köprüsüne giriş ile başlar. Arnavut kaldırımlı 400 yıllık bir köprü; Tunca Köprüsü, biraz duraklatır. Sebebi ise Tunca’nın huzur dolu seyri doyumsuz akıp gidişidir. Köprünün bitişi ile başka bir durak, bülbüllerin, kanaryaların hatta papağanların yuvası, "Bülbül adasına" varılır.
 Eğlence mekanlarının gürültüsünden arındığı bir anda özellikle sabahları ötüşlerine kulak kesilebilir. Bülbül adasının sınırı ise Meriç nehridir. Meriç Köprüsü üzerindeki müstesna "seyir köşkü" ile Meriç Nehrini ve de özellikle sabahları ve akşamları güneşin doğuşu ve batışını seyretmek Edirne’de yaşanması gereken anların başında gelir. 
            Meriç Köprüsünü geçiş ile Türklerin "suyun öte yanında" kalan tek toprak parçası Karaağaç başlar. Köprü sonrası sağa dönüş ile birlikte alabildiğine düz ağaçların arasından sıyrılan güneş ışığı kırıntıları ile aydınlanan 2 kilometreyi bulan bir yola girilir. Bu zaman tünelinin hemen başında sağ tarafta Meriç Nehri kıyısındaki çay bahçeleri ve restoranlar yer alır. 
            Arkasından Edirnelilerin mesire yeri yüksek söğüt ağaçlarını oluşturduğu "Söğütlük" gelir. Söğütlük’ün hemen bitişinde biri ressam Hasan Rıza Bey olmak üzere 10 yiğidin yattığı "Jandarma Şehitliği" vardır. Yol boyunca sağlı sollu, Karaağaç’ta bahçelerinde yetiştirilmiş sebze ve meyveleri satmaya çalışan insanlara rastlanılabilir. 
Anlatılanları bir bir yaşayarak bölgeyi gezdik. Köprüler geçmiş zamanı günümüze bağlar gibiydiler. Yine üç nehrin yani Arda, Meriç ve Tunca’nın aynı noktada birleşmesi ilginçti.
KONAKTA KAHVALTI
Otobüsümüz kahvaltımızı yapmak üzere Karaağaç’taki tarihi Dr. Bahattin Öğütmen Konağı önünde durdu. Geniş bir bahçe içerisinde ahşap konak çok güzel görünüyordu. Bütün yolcular bahçede toplandık ve sıra ile içeri girdik Ben üst kata balkonun yanındaki bölüme gittim. Masalara kahvaltılıklar konulmuştu. Çayın biraz geç kalması dışında güzel bir kahvaltı ettik. Daha sonra ikinci kat balkonuna çıktım. Manzara süperdi. Kendimi bir yüzyıl öncesinde hayal ettim. Bu kadar yüksek binada yaşarken herhalde kışları çok üşürüm diye düşündüm ve balkonda üşüdüğümüzün farkına vardım ve aşağı indim. Yine otobüsümüz Meriç ve Tunca köprülerinden geçerek Edirne’ye geri geldik.
Yolumuzun üzerinde bir bahçesi bakımlı ve yeni restore edilmiş bir camiye uğradık bu cami Darü’l-Hadis cami idi. Yine rehberimiz diliyle
DARÜ’L-HADİS CAMİİ
2.Murat’ın Tunca Nehri kıyısında, Germe Kapı Caddesinde 1435 tarihinde yaptırdığı Darülhadis Cami’nin ilk başta sadece Medrese mi, yoksa camili bir medrese mi olarak yaptırıldığı tartışma konusudur. (94) Başta Enisü’l Müsamirin olmak üzere bazı kaynaklar müstakil medrese olarak inşa edildi deseler de cümle kapısı üzerindeki yazılar caminin de, ilk inşaattan bu yana var olduğunu göstermektedir.
Caminin adından da anlaşılacağı üzere, yapılış amaçlarından biri de, bir Hadis Okulu kurmaktı. Rivayet edildiğine göre, Edirne Kalesinin Kerme Kapı Caddesi denilen tenha ve terkedilmiş bir bölgesine, bir kış sabahı daha gün doğmadan önce inşaat ustaları toplanmaya başlamış. Bu durumu gören halk da merakla olacakları seyretmeye koyulmuştu. Az sonra Sultan 2.Murat’ta buraya teşrif etmesin mi ? Kurbanlar kesilmiş, dualar okunmuş, çevredeki herkese ihsanlar dağıtılmış ve bizzat padişah tarafından bu ücra mekâna bir temel taşı konulmuş. 
Sonrasında büyük bir hızla inşaat başlamıştı. Merakla oraya toplanan Edirneliler olayın detaylarını sonradan öğrenmişler. Meğer gece Sultan Murad rüyasında Peygamber Efendimizi (SAV) görmüş. Hz.Peygamber kendisinden, bu mekânda bir Darülhadis inşa etmesini istemiş. Hz. Muhammed (SAV) ve ona ait her şeye düşkün her Osmanlı gibi Sultan Murad’ta bu emri hiç geciktirmeden yerine getirmek için hemen rüyayı gördüğü uykudan uyanır uyanmaz inşaat hazırlıklarına başlanmasını emretmiş ve buraya ilk temel taşını da kendi elleri ile koymuş. 
Darülhadis Cami haziresinde birçok önemli kişinin yattığı bilinse de zaman içerisinde birçoğunun yeri kaybolmuştur. Cami arka bahçesinde biri açık diğeri kapalı iki adet şehzadeler türbesi vardır.
Bize anlatılan bu bakımlı camiyi gezdik. Arkasındaki türbelerdeki şehzadelere bir dua okuduk. Tam öğle vakti olduğu için abdest alıp öğle namazını eda ettik.
Buradan ayrılarak Edirne’nin bir başka köşesinde bulunan II. Bayezit Külliyesine gittik. Büyük ve yüksek taş binaların çevrelediği külliye içerisinde bir tıp müzesi oluşturduklarını gördük. Rehberimiz Polat külliye hakkında şu bilgiyi verdi.
SULTAN II.BAYEZİD KÜLLİYESİ
Sultan II.Bayezid Külliyesi, Fatih Sultan Mehmet'in oğlu ve 8. Osmanlı Padişahı Sultan II.Bayezid tarafından yaptırılmıştır. Sultan II. Bayezid'in Akkirman seferine çıkarken 1484 yılında temelini attığı, yapılar topluluğu 4 yıl kadar kısa bir süre içinde bitirilerek hizmete açılmıştır. Bugün kesin tarihi belgelerle güçlendirilmese de külliyenin, mimar Hayrettin tarafından yapıldığına dair yaygın bir görüş vardır. Bazı araştırmacılar ise külliye mimarının Yakup Şah Bin Sultan Şah olduğunu ileri sürmektedirler.
Gerek ilgili vakfiyelerden elde edilen bilgiler, gerekse tarihçilerin ortak görüşü olarak külliye;
1)   Cami
2)   Medrese-i Etibba 
3)   Dârüşşifa,
4)   Tâbhane,
5) İmaret,
6) Çifte hamam,
7) Değirmen,
8) Köprü,
9) Su dolapları (değirmeni döndüren, hamam, bahçe v.s. için gerekli suyu Tunca Nehri'nden çeken dolaplar.) kısımlarından oluşmaktadır.
Külliye'nin cami hariç bölümleri Trakya Üniversitesi ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yapılan bir protokol sonucu Trakya Üniversitesine devredilmiştir. Trakya Üniversitesinin yoğun restorasyon çalışmaları sonucu Külliye'nin Darüşşifa ve Medrese bölümleri hizmete açılmıştır. 
         Darüşşifa, günümüzde Edirne Sağlık Müzesi'ne dönüştürülmüş ve ziyarete açılmıştır. Yapılan başvuru ile Edirne Sağlık Müzesi 2004 yılında Avrupa Müze Ödülü'nü almıştır.
Medrese ise Trakya Üniversitesi tarafından halka hizmet veren bir sağlık birimi olarak kullanılmaktadır.

                       Bu tıp alanındaki müzeyi gezdik. Pek çok kuruluş ve kişinin bu müzeye emek verdiğini söylediler. Osmanlı’da doktorluk ve hastaları tedavi hakkında bilgi sahibi olduk. Özellikle ruh sağlığı için müzik tedavisi ilginçti. Daha sonra şehrin merkezine yani Selimiye Camisinin olduğu yere otobüsle geldik.
TÜRK-İSLAM TARİHİNİN EN İHTİŞAMLI YAPISI: SELİMİYE CAMİİ
                       Beş asıra yaklaşan geçmişiyle zamana meydan okuyan, dimdik ayakta duran heybetiyle insanı kendine hayran bırakan, teknik özelliklerindeki üstünlük ve ayrıcalıklarla Osmanlı mimarisini göklere çıkaran, şehir siluetindeki hakimiyetini açıkça belli eden ihtişamıyla herkesi büyüleyen Selimiye, Osmanlı Saltanatı'nın Edirne'ye en büyük armağanı olarak kubbesinden minarelerine, süslemelerinden akustiğine kadar eşsiz bir değer...
                       Mimar Sinan‘ın 80 yaşında yarattığı ve “ustalık eserim“ diye nitelediği yapıt olan Selimiye Camii, Osmanlı-Türk mimarlık tarihinin olduğu kadar, dünya mimarlık tarihinin de baş yapıtları arasında gösterilmektedir. 
                       Mimar Sinan’ın, Sultan II. Selim’in buyruğu ile Edirne’de inşa ettiği Selimiye Camii, yapı biçimi açısından Edirne Üç Şerefeli Camiye oldukça benzer. Sinan'ın Selimiye'den önce yaptığı her yapıda, Selimiye'den bir parça bulmak mümkündür.  Dönemin padişahı II. Selim tarafından Edirne'de inşa ettirilen bu "anıtsal yapı", 1568-1575 yılları arasında yapılmıştır.  7 Aralık 1574 ‘de Sultan II. Selim vefat ettiği tarihten sonra, 982 hicri senesinin son ayının (Zilhicce) ilk günü (14 Mart 1575) ibadete açılmıştır. e yazık ki, inşa fermanını yazan II. Selim ömrü vefa etmediği için Camii’nin açılışını görememiştir.
                       Selimiye Caminin muazzam kubbesinin ağırlığı sekiz sütun ve bunların arkasındaki dayanma kemerleriyle karşılanmaktadır. Bir bütün halinde toplanmış olan iç mekân dünya mimarisinde eşi olmayan bir etki ve mana kazanmıştır. 
Selimiye’de mimari gibi diğer Osmanlı sanatları da gelişmenin en yüksek noktalarına varmıştır. Mermerden yapılmış minber, işçiliğindeki incelik, yükseklik, büyüklük ve güzellik bakımından bu grubun diğer şaheserlerini gölgede bırakır. Mihrap tarafında duvarlar, minberin arkası ve külahı ile camideki bütün alt kat pencerelerin alınlıkları parlak, cazip bir çini dekor ile kaplanmıştır. Mihrap duvarındaki büyük çini panoların renk ve kompozisyonlar, bunlara Osmanlı ve dünya çiniciliğinin şaheserleri arasında özel bir yer vermektedir. Bu çinilerin üst kısmında lâcivert zemin üzerine iri beyaz harflerle sureler yazılıdır.
                       Mihrap kısmının sol tarafında Hünkâr mahfili göz alıcı zengin çinilerle hemen dikkati çeker. Burada sonradan kesilip yerlerine konmuş gibi görünen meyve vermiş iki elma ağacı bütün Osmanlı çinilerinde tek orijinal dekor olarak karşımıza çıkmaktadır. Elma fidanının kökü karanfil, lâle ve sümbüllerle zenginleştirilmiştir. Bahar açmış erik fidanı da birkaç defa tekrarlanarak Hünkâr mahfilinde taze bir bahar havası estirilmiştir. Hünkâr mahfilinin bütün duvarlarını yarıya kadar kaplayan bu çiniler kalite itibariyle mihrap kısmı çinilerinden yüksek fakat kompozisyon ve âbidevi büyüklük bakımından onlardan daha sade ve mütevazıdır.
                       Bu kısa anlatımdan sonra Selimiye Camisinden etkilenmemek mümkün değil, anlatmakta kolay değil, sadece görmek ve gezmek gerekir. Allah nasip etti ve bu muhteşem camide ikindi namazını eda ettik. Camiden gözlerimizi alamadık. Bu nedenle fazla uzaklaşmadan yakındaki bir lokantaya gittik Edirne’nin ciğeri güzel dediler.
EDİRNE CİĞERİ
                       Yöreler kendilerine has yemeklerle anılır. Akçaabat köfte, Konya etli ekmek, Gaziantep kebabı gibi. Edirne’de ciğeri ile meşhurmuş. Yerinde tespit ettik ve onayladık.
                       Edirne Tava Ciğeri, Edirne yöresinde yetiştirilmiş “dana” cinsi büyükbaş hayvanlardan elde edilen karaciğer, yine yöreye ait buğday unu ile ayçiçeği yağı kullanılarak üretilen, malzeme seçimi, hazırlanış, pişiriliş ve servisi ustalık gerektiren yöresel bir yemek olup, servisinde ise yine Edirne mahsulü, doğal yoldan özel kurutulmuş kızartılmış kırmızı biber kullanılmaktadır.
                       Yaprak şeklinde yapılan ve una bulanarak yağda pişirilen ciğer soframıza geldi. Tadı nefisti. Çok değişik bir lezzet bırakıyor insanın damağında tabiî ki yanında biber yoğurt ve acı vardı. Biz ciğeri çok sevdik. Her halde bu ciğer yüzünden bir kez daha Edirne’nin yolunu tutabilirim.
                       Edirne’yi umduğumdan daha küçük buldum. Çarşısı fazla kalabalık değil. Tekrar Selimiye Camisine döndük bu arada bir diğer rehber yakındaki Eski Camiye gitme önerisinde bulundu.

                                                                 ESKİ CAMİ                                     
            Edirne'de Osmanlılar'dan günümüze ulaşmış en eski anıtsal yapıdır. 15. yüzyılda yapılmış cüsseli camilerin en önemlisidir. Edirne'de zamanımıza ulaşmış ilk orjinal abidevi yapı olarak da bilinir. Bu aynı zamanda Devletin büyümesinin de simgesidir. 1403'te Sultan I.Süleyman tarafından yapımına başlanmış, Çelebi Sultan Mehmet zamanında 1414'te bitirilmiştir. Mimarı Konyalı Hacı Alaaddin, kalfası Ömer İbn İbrahim'dir.
5 kemerli son cemaat yeri ve biri tek öbürü iki şerefeli, iki minaresi vardır. Cami, 1748'de yangından, 1752'de depremden zarar görmüştür. 1754'te Sultan I.Mahmut Döneminde, 1924 ve 1934'te onarılmıştır.
            II. Murat döneminde Edirne'ye gelen ve Camiye girerek vaaz verdiği Söylenen Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle vaaz Kürsüsü imamlarca kullanılmaz.
Ayrıca Kabe'den getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kabe Taşı, özel bir ziyaret noktasıdır. Bu taşın önünde iki rekât namaz kılanların duaları kabul edilir şeklinde bir inanç yaygındır. Eski Cami Edirne'de duaların kabul edildiği dört yerden biri olarak bilinir.
Osmanlı Padişahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa'ya bu camide "Kılıç Kuşanma" törenleri yapılmıştır.
                         Camiyi gezerken Osmanlı’nın Trakya’ya yaptığı Camilerden maalesef Anadolu’da pek az olduğunu düşündüm. Anadolu’yu Selçuklu Camileri süslemektedir. Cami çıkışı artık hava kararmıştı. Selimiye Camisinin ışıkları bir başka görünüyordu.

                         Aracımıza doğru hareket ettik. Artık geri dönüş zamanıydı. Otobüste herkes yerini aldı. Mutlu bir gezi sona ermek üzere geri dönüşe geçtik. İki saat 45 dakika sonra yine İstanbul’un   ortasında kendimizi bulduk.

2012 YILI NİŞANTAŞINDA


31 Aralık 2011’de İstanbul’da iyi bir soğuk ve yağmur vardı ama bunlar çılgınlık yapmamızı engelleyemedi.
Akşama doğru Yasemin’in yüzüne baktım. Hasta olduğu her halinden belli oluyordu. Bir baş ağrısı vardı son günlerde, tansiyondan mı veya başka  bir nedenden mi anlayamadık. Evde çok sıkılmıştı. Yıl  başını evde karşılamak istemiyordu. Hazırlandık, dışarıya çıkacaktık. Şemsiyelerimizi aldık. Kalın giyindi ve çıktık. Artık kararımızı vermiştik Nişantaşı’na gidiyorduk. Arabayla gidelim önerisini Yasemin kabul etmedi. Otobüsle Şirinevler’e oradan da metrobüsle Mecidiyeköy’e gidecektik. Otobüse bindik. Benim aklım Yasemin’de hep yüzüne bakıyorum. Şirinevler’de metrobüs durağında kalabalığı görünce evden çıktığıma pişman oldum.
Metrobüste yine gözüm Yasemin’de o ise hiçbir tepki vermiyor. Ayaktayız, içim içimi yiyor. Artık Mecidiyeköy’e yaklaşıyoruz. Dışarıda yağmur var. Yağmurda yürümeye başlıyoruz. Ceyhun acıktığı için bir lokantaya giriyoruz. O karnını doyuruyor. Ben ise en yakın hastane neresi diye düşünüyorum. Sonunda kalkıyoruz. Yürümeye devam, hedef Nişantaşı, Yasemin sık sık tuvalete gidiyor. 14 olan tansiyonunun düştüğünü hissediyorum. Çıkınca artık dayanamayacağını söylüyor. Hemen bir taksiyle Şişli Etfal Hastanesi’ne gidiyoruz. Hastanenin acil servisi ana baba günü yeşil odaya yönlendiriliyoruz. Fakat sıra var. Sarı odaya dalıyorum. Doktordan bir rica, hemen getir diyor. Yasemin’e bir iğne   bir tomografi, kendini daha iyi hissediyor. Artık ver elini Nişantaşı..
Nişantaşı ışıklarla bezenmiş, görsel malzemelerle güzelleştirilmiş ve bir sahneden bol bol müzikler çalıyordu. Erkekler ve kadınlar çok şık giyinmişlerdi. Özellikle gençlerin mini etek giymelerine çok şaşırttık. Bu yağmur ve soğukta üstelikte bu kadar insan içine çıkmak çok korkusuzcaydı. Biraz araya karıştık. Fotoğraf çektik ama herkesin elinde bir bira olması bizi rahatsız ettik. Aradan çıktık. Artık geri dönme zamanıydı. Yağmur altında Mecidiyeköy’e kadar yürüdük. Oradan metrobüse bindik ve Şirinevler’de indik. Saat 1130 idi. Otobüsü bekledik fakat gelmedi. Bir taksiye atladık. Eve geldik. Saat tam 12.00’da Ceyhun’u öptüm. Yasemin’e sarıldım. Her tarafta havai fişekleri patlıyordu. uykum geldi. Onları seyrettim. Tv karşısında Leydi Gaga’ya bakarken uyudum.

Sabahleyin uyandığında artık 2012’deydim. İstanbul’da ilk yılbaşı bu şekilde geçmişti.